Çalının İçinde Gül: KUDÜS – 3

Tarihler 15 Mart Salı sabahı Filistin’e uçmak üzere İstanbul havalimanındayım. Üç gün süren İstanbul ziyaretimden kısaca bahsedecek olursam; İstanbul benim için hayallerimin, aşklarımın, sevdalarımın olduğu şehir. Bir önceki yazımda kutsal şehirlerin kardeşi diye bahsettim buradan hakikaten öyle. İstanbul dördüncü kutsal şehir. Fatih’in eseri, Eyüp Sultanın nefesi İstanbul… Necip Fazıl Merhum ‘’ O manayı bul da bul! / İlle İstanbul’da bul!’’ diye tarif etmiş bu şehri. Her bir sokağı apayrı mana olan, aşkımın şehri… İlk akşam Üsküdar havası aldık sahilde tatlı bir rüzgârın esintisinde dolaştık. Ertesi gün Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye, Beyoğlu, Fatih, Çamlıca derken akşamı ettik. Eyüp Sultan Hazretlerinden duamızı aldıktan sonra salı sabahı İstanbul havalimanına geçtik. Filistin’e ulaşmak için son adım…

Uçak bulutların üstünden güneşe bir selam vererek semanın sonsuzluğuna, gönlümüzü gümbür gümbür eden şehre doğru havalandı.

Çalının İçindeyim…

Filistin topraklarına an itibari ile inmiş bulunmaktayım. Şu an bulunduğum yer David Ben-Gurion havalimanı. Tel Aviv şehrinde yer alan bu havalimanı adı ile manidar. Ben-Gurion, ilk İsrail devlet başbakanı, İsrail’in kurucusu. 1948 yılında İsrail bağımsızlık bildirgesini okumuş ve 1948 yılında bu bildirinin sonucunda çıkan Arap İsrail savaşı döneminde başkanlık yapan kişidir. Bildiğiniz üzere Tel Aviv İsrail’in başkenti olması hasebiyle her yere onların kendilerine ait üst düzey yöneticilerinin adlarını vermişlerdir. Tel Aviv Şehri -Filistin’i konuşurken bahsedeceğiz ama kısaca bilgi vermek gerekirse- Avrupai tarzda imar edilmiş, Yahudilerin yerleşim yeri olmuş, Akdeniz’e kıyısı olan bir şehir. Başkent olması hasebiyle modernlikten geri kalmamış bir şehir. Buradan direkt olarak Kudüs şehrine ulaşmak üzere otobüsteki yerimizi aldık. Şehirlerin ruhu olduğuna inanan bir kişi olarak Tel Aviv şehrinin ruhu bunaltan, belki de yaşanmış olaylardan ötürü, rahatsız eden bir hali var. Otobüsümüz Kudüs’e ulaşmak üzere hareket etti…

Gül’e Kavuşmak…

Otobüsümüz Kudüs’e doğru yol aldıkça içimdeki heyecan gittikçe artmakta ve kavuşmanın sevincini damarlarıma kadar hissetmekteyim. Kudüs şehrine girdiğiniz anda Mescid-i Aksa’nın manevi havası sizin yüzünüze ılık bir rüzgâr esintisiyle çarpmakta. Kudüs şehri, ilk kez Firavunlar döneminde Rusalim adıyla geçer. Yahudiler bu şehre, Yeruşelayim, Hristiyanlar Jarusselam, Müslümanlarda Darü’s-Selam demektedirler. Üç dinde de bu şehrin adı ‘’Dostluk Şehri’’ olarak anılmıştır. Tabii tarihte iki defa yok edilmeye, yirmi üç işgale, elli iki saldırıya maruz kalsa da bu şehir dostluk şehri olarak anılmaya devam edecektir. Bu şehrin kutsallığı Hz. Yakup (as)’dan olma Hz. Yusuf (as)’ın Kur’an-ı Kerimde anlatıldığına göre kardeşlerinin onu kıskanması ve türlü oyunların sonrasında Firavun’ un gördüğü rüyayı tabir etmesi üzerine onun takdirini kazanarak Yusuf (as)’ı Mısır’a idareci olarak getirilmesiyle başlar İsrailoğullarının serüveni. Hz. Yusuf (as) babası Hz. Yakup (as) ile on bir kardeşini mısıra davet etmiş ve onları bu topraklarla tanıştırmıştır. Buraya yerleşen İsrailoğulları, Yusuf (as)’dan sonra Mısırlılar tarafından köleleştirilmiş ve bir kurtarıcı beklemeye başlamışlardır. Bu kurtarıcı Hz. Musa (as) olacak. Hz. Musa (as) II. Ramses’in tanrılık iddiasında bulunması üzerine onunla karşı karşıya gelecek ve Hz. Musa (as)’ın Allah’ın izniyle sergilediği mucizeleri reddedecek; Hz. Musa (as) ile İsrailoğullarını kovalarken Kızıldeniz’de boğulacak ve tarihe karışacaktır. Hz. Musa ile kavmi Sina Çölünde kırk yıl mücadele etmiş ve en son bu kavmin yeni yetmeleri ile ilgilenen Musa Peygamber Kudüs’e geri dönecek nesli yetiştirmiştir.

            Tarihler MÖ 1000’i göstermekte ve Kudüs Davud (as) tarafından fethedilmiş, şehrin kalbindeki kutsal alanlar şekillenmeye başlamıştır. Davud (as) oğlu Süleyman (as) ile büyük bir mabet inşasına başlamıştır bile. Bu mabet Süleyman (as)’ın vefatından kısa bir süre süre tamamlanmıştır. Bugün Süleyman Mabedi olarak bildiğimiz yere Beytü’l-Makdis yani mukaddes ev adı verilmiştir. İsrailoğulları en şaşalı dönemini Süleyman (as) döneminde yaşamıştır. Geniş topraklar ve güçlü orduya sahiptirler. Süleyman (as)’ın vefatından sonra devlet zayıflamaya başlamış Yehuda ve İsrail olarak bölünmüştür.

Babil kralı Buhtunnasr Kudüs’ü Babil devleti topraklarına katmak üzere Kudüs’te katliam yapar, binlerce Yahudi kılıçtan geçirilir, Süleyman mabedi yerle bir edilir. Bununla yetinmeyen Buhtunnasr, kırk bin Yahudi’yi Başkent Babil’e sürgün eder. Babil devleti yerine kurulan Pers devleti kralı Kiros Yahudilere isterlerse topraklarına dönmelerine izin verir. MS 70’te Roma hükümdarı Titus Babil kralı Buhtunnasr’ı aratmayan bir katliam yapar ve Süleyman mabedi tekrar yerle bir edilir. Roma İmparatoru Hadrian, MS 135’te Yahudiler için büyük bir sürgün kararını çıkarır ve dünyanın dört bir tarafına dağılmasını emreder.

Kudüs Şehri buradan da anlaşılacağı üzere birçok işgale, sürgüne, katliama şahitlik etmiş ve halen şahitlik etmeye devam etmektedir. Tarihi vesikaların bize gösterdiğine göre Kudüs ancak peygamberlerin ve onları takip eden kavimlerin iktidarında huzura kavuşmuştur. Ne zaman istikamet şaşmış hemen işgal, katliam ile karşılaşılmıştır. 

Şehir tarihine kısaca değindikten sonra, Kudüs’ün kalbi olan Mescid-i Aksa tam karşımızda bize selam vermekte. Bu selam diğer selamlardan çok farklı çünkü bu selam birçok mesajı da içerisinde barındırıyor. Başta onu gören sizlere selamını verdikten sonra; şöyle diyor, selam beni kutsal kılan Allahu Teala’ya, beni kutsal kılan Peygamberime selam, beni korumada emek sarf eden Hz. Ömer’e, Ebu Bekir’e Ali’ye, Osman’a selam, etrafımı surlarla çevirip beni korumaya alan Kanuni’ye selam, benden bir karış toprak vermemek için bedel ödeyen Abdülhamid Han’a selam, beni yalnız bırakmayan, göz yaşlarıma sünger olan ümmetime selam! Diyerek sizi karşılıyor.

Mescid-i Aksa 144 km alanda kurulmuş etrafı surlarla çevrili arazinin tamamının adıdır. Bugün Mescid-i Aksa deyince aklımızda canlanan ilk yer sarı kubbeli yapıdır. Fakat Mescid-i Aksa onu da içine alan geniş bir arazi. Mescid-i Aksa Kur’an-ı Kerim’de İsra Suresi ilk ayetinde ‘’Etrafı Mübarek Kılınan Yer’’ olarak adlandırılmıştır. Mescid-i Aksa içerisinde Kıble Mescidini, Kubbetüs Sahra’yı, Tahtı Süleyman’ı, Emevi Osmanlı hankahlarını, medreselerini, su kuyularını içerisinde barındıran mekandır.

Ben Mescid-i Aksa, Bana Çok Kapıdan Girilir, Bir De Aşk Kapısından, O Kapı Kalp Kapısı, Kapı Gök Kapısı

 Mescid-i Aksa’nın toplamda on beş kapısı vardır. Bunların on tanesi açık beş tanesi daima kapalıdır. Açık olan kapılarda sabah namazından yaklaşık bir saat önce açılır, yatsı namazından bir saat sonra kadar kapatılmaktadır. Mescid- i Aksa’nın avlusuna girilen benim de en çok hoşuma giden kapısı Şam kapısıdır. Bu kapı hem Müslümanların çarşısına ait olmasından ötürü hem de ödenmiş bedel vardır gelin bir bakalım…

Şam Kapısı Kudüs’te yaşanan yıkıcı depremler neticesinde çok yıpranmış ve atıl bir hale düşmüştür. Kimse bu kapıyı kullanmaz hale gelmiştir. Kanuni Sultan Süleyman Mescid-i Aksa’nın Surlarını yaptırandır. Bu kapının onarılmasını ve eskisinden daha görkemli hale gelmesini emretmiş ve öyle de olmuştur. Yakın dönemde çok sayıda Filistinli, İsrail askerleri tarafından bu kapı civarında şehit edildiğinden, Kudüs halkının dilinde kapının ismi “Şehitler Kapısı” olarak yerleşmiştir. Çok değil, 3-4 sene öncesine kadar Şam Kapısı’nın önü seyyar satıcılar ve yerli halkın bulunduğu canlı bir mekân iken, İsrail yönetimi artık burada uzun süre kalmaya ve durmaya izin vermiyor. Kapının önüne ve çevresine güvenlik gerekçesiyle 3 yeni seyyar karakol ve gözetleme kulesi diken İsrail, sadece baskıyı artırmakla kalmıyor, aynı zamanda Şam Kapısı’nın siluetini de değiştiriyor. Bu kapıdan içeri aksaya doğru hareket ettiğinizde aksanın iç kapısına gelene kadar sağda ve solda Müslüman esnafları ve o esnaflardan alışveriş yapan Müslüman aileleri görmeniz sizi evinizde gibi hissettirmektedir. O yüzden Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya aşk kapısından giren bir daha çıkamaz…

İhtişamlı Yapı…

Herhangi bir kapıdan içeri girdiğiniz anda sizi etkileyen manevi rüzgâr damarlarınızda dolaşmakta ve sanki bir rüyadaymış gibi hissettirmekte. Karşımızda Kubbetü’s Sahra, Kudüs’ün en önemli sembolü olan, Altın kubbesi ile şehrin ortasında bir dağ gibi oturur… Kubbetü’s Sahra, 691 yılında Emevi Halifesi Abdülmelik b. Mervan tarafından inşa edilmiştir. Kubbetü’s Sahra’nın inşaatında, Mısır’ın 7 yıllık vergileri kullanılmış ve kubbesi de altından kaplama yapılmıştır. Daha sonraları Kudüs’te yaşanan yıkıcı depremler sebebiyle bazen kurşun bazen demirden kubbelerde yapılmıştır. Son olarak Ürdün Kralı Hüseyin tarafından altınla kaplatılmış ve o özelliğini hala muhafaza etmektedir. Kubbetü’s Sahra’nın etrafında bulunan çiniler de burayı bambaşka bir güzelliğe çevirmekte. Bu çiniler Kanuni Sultan Süleyman döneminde İznik’te yapılarak Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya, Kubbetü’s Sahraya hediye edildi. Orta sekizgenin dış frizinde mozaik kûfî hatla yazılmış yazı kuşağında besmele, kelime-i tevhid, Hz. Peygamber’e salavatla ilgili Ahzâb sûresinin 56. âyeti, İsrâ sûresinin 111. âyeti, İhlâs sûresi ve binanın yapımıyla ilgili kitabe, iç frizinde ise Hz. İsa’ya salât, teslisi ve Hristiyan inancını reddeden Âl-i İmrân sûresinin 18-19, 51. ve Ahzâb sûresinin 56. âyetleriyle Ehl-i kitaba dinde aşırı gitmemelerini ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyler söylememelerini emreden Nisâ sûresinin 171-172. âyetleri yer almaktadır. Kubbetü’s Sahra’nın içerisinde yer alan kaya, ihtişamlı olan bu mekânı daha da ihtişamlı kılarak herkesin gözbebeği haline getirmiştir. Kutsal kayanın, Müslümanlar için en önemli özelliği Peygamber Efendimizin (sav) buradan göğe, Allah’ın huzuruna çıktığıdır. Kaya’nın yeryüzünde yaratılan ilk şey olduğu, Yahudiler Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı bu kayanın üstünde kurban etmeye çalıştığını, cennetten bir parça olduğunu gibi inanışlar mevcuttur. Kubbetü’s Sahra’nın içindeki kayanın altındaki mağarada Peygamber Efendimizin ulul azm peygamberlere namaz kıldırdığı da burayı apayrı kutsiyete büründürmekte.

İşçiler Cinler

Mescid-i Aksa sadece bununla kalmıyor, avlusunda kuzey duvarı tarafında, Taht-ı Süleyman… bu alana dair ilk inşaatlar Hz. Davut (as) döneminde başlamış oğlu Hz.  Süleyman (as) devam ettirmiştir. Süleyman Peygamber kendinden sonra gelen hükümdar ve sultanları etkileyecek o muhteşem Süleyman Mabedinin devasa taşlarını insanüstü varlıklara taşıttırmış, şekillendirmiş, konulması gereken yerlere koyulması emrini vermiş ve onları sürekli takip etmiştir. Süleyman (as) yaşlı vücudunu elinde tuttuğu asasına dayamış, mabedin inşaatını o şekilde takip etmiştir. Süleyman (as) son nefesini de o asaya dayanarak verdiği rivayet edilmektedir. Fakat yaslandığı asa sayesinde ayakta durmuş ve sanki uzaktan bakılınca mabedin inşaatını takip etmekte gibi görünmektedir. Cinler Süleyman (as)’dan oldukça itina eder ve ona yaklaşmaktan dahi çekinirlermiş. Korkularından mıdır nedir bilinmez ama Süleyman (as) son nefesini verdiğinde bile ona korkularından yaklaşamamış ve mabedin inşaatına hız kesmeden devam etmişlerdir. Bir gün Süleyman (as) yaslandığı asanın uç kısmından bir kurt girer ve kurt yavaş yavaş asanın içini oymaya başlar asanın sonu geldiğinde kuru bir tahta parçasına dönüşen asa kırılır ve Süleyman (as) asanın kırılmasıyla beraber yere yığılır ve inşaata devam eden cinler o zaman anlar Süleyman (as)’ın öldüğünü. İslam alimleri bu olayı değerlendirirken Cinlerin yalnızca dünyevi bilgiye, gaybi bilgiye hadır olmadıklarının göstergesidir derler.

Aksa Camii…

Bilindiği üzere Peygamber Efendimiz (sav) miraca yükseldiğinde Kudüs Müslüman yönetiminde değildi. İlk kez Hz. Ömer (ra) döneminde Müslüman yönetimine girmiştir. Hz. Ömer (ra) burayı ziyaret edenler için namazlarını rahat kılabilmeleri, istirahat edebilmeleri için gölgelik inşa etti. İlerleyen dönemde Emevi iktidarına geçen Kudüs, Emevi Halifesi Velid b. Abdülmelik tarafından Mescid-i Aksa’nın avlusuna Hz. Ömer (ra)’ın inşa ettirdiği gölgeliğin olduğu gere Mescid-i Aksa Ulucamii inşa edildi. 715’te tamamlanan bu cami 30 yıl sonra yaşanan depremle yıkıldı. Abbasi dönemine gelindiğinde Halife Cafer el-Mansur tarafından Emeviler’den kalma altın kapıları eriterek oradan elde ettiği gelir ile 753 yılında yeniden ayağa kaldırmıştır. Mescid, 15 neften oluşmakta ve zemin doldurulmuş bir toprak parçasıdır.

Farklı dönemlerde depremle yıkılan camii halifelerin hizmetine sebep olmuştur. Burada anlatacağım çok özel bir vaka var. Nureddin Zengi Büyük Selçuklu Devleti’nin atabeylerindendir. Nureddin Zengi Kudüs’ü Haçlıların elinden kurtarmaya hedef edindi. Nureddin Zengi eğer Kudüs’ü fethederse camiyi yeniden ayağa kaldırma niyetindeydi. Orayı fethettiğinde caminin içine koyacağı ahşap kündekârı bir minber yaptırmıştı. Fakat ömrü yetmemiş ve elinde yetiştirdiği Selahaddin Eyyubi’ye vasiyet olarak Kudüs’ü fethetmesini ve o minberi Aksaya koymasını öğütlemiştir. Selahaddin Eyyubi 1187’de Kudüs’ü fethetmiş ve o minberi Mescid-i Aksaya getirmiştir. Tarihler 1917’yi gösterdiğinde Osmanlı bu toprakları terk etmiş, yönetimi BM’ye bırakmıştır. 1967 savaşında Kudüs artık 1948’de kurulan İsrail devletine bırakılmıştır. 67 savaşından 1 yıl kadar sonra Avusturalyalı bir Yahudi Mescid-i Aksaya gelir, çantasında sakladığı benzin bidonu ile caminin etrafına benzini döker ve aleve veriri. Caminin içerisindeki Selâhaddin Eyyubi tarafından emanet edilmiş mozaik süslemeler, Nureddin Zengi’nin vasiyet ettiği minber ve bütün cami alevler içinde kalır. O dönemin İsrail Başbakanı Golda Meir o hazin olaydan sonra şu ifadeleri kullanır ‘’ O gece gözüme uyku girmedi!’’ İsrail, Kudüs’ü ele geçireli 1 yıl olmuştur ve İslam alemi gergindir. Müslümanlara ait kutsallara zarar verileceği endişesi hakimdir. En sonunda korkulan olur ve Peygamberimizin (sav) miraç basamağı yakılır. İsrail Devlet Başbakanı Golda Meir’e göre Müslümanlar büyük protestolar yapacak, Avrupa ve ABD nezdinde girişimler olacak, Doğu Kudüs yeniden Müslümanlara verilecek endişesiyle gece uyuyamaz. Fakat Golda Meir yaptığı açıklamada ‘’Ertesi sabah gördüm ki İslam Dünyasına ait hiçbir devletin, hiçbir gazete bu olaya yer vermemiş.’’ Çünkü İslam alemi derin bir uykuda…

Bu kutsal mekânın her bir köşesi apayrı bir tarih. Her taşın bir hatırası var. Aksa Camiinde girişte soldan ikinci sütunun üzerinde bir oyuk göreceksiniz bu oyuk Şerif Hüseyin’in oğlu Ürdün Kralı Abdullah’ın babası ile bir olup Osmanlıya karşı başkaldırı sonucu Amerika’nın kucağına düşmüştür.  Sonrasında Kral Abdullah Aksa camiinde namaz için geldiği sırada Filistinli bir genç tarafından ‘’Sen velinimetine ihanet ettin! İhanetin sonucu ölümdür!’’ diyerek tetiği çektiği ve o tetikten sıçrayan bir merminin izidir. Anlayacağınız odur ki ne biz anlatarak bitirebiliriz burayı ne de siz okuyarak. Bir sonraki yazımızda kalan kısımları anlatacağız. Çalışmak bizden Tevfik Allah’tan…

Bir Önceki Yazımıza Ulaşmak İçin Tıklayınız…

(Toplam 120 kez ziyaret edildi, 1 ziyaret bugün)
Yazı oluşturuldu 4

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.